Öncelikle söylemeliyim ki, 28 Mart seçimleri yerel dinamiklerden büyük ölçüde etkilenmiştir. Bu nedenle genellemeler yapmak, ancak en yüksek ve en düşük değerler söz konusu olduğunda güvenilir olabilir. Böyle bakıldığında genel tabloda kayda değer bir değişiklik yoktur: AKP 2003'de netleşen desteğini, iktidarda olmasının da avantajıyla koruduğu ve bir ölçüde yarı-mazlumluk halinin etkisiyle de belirli ölçülerde yükseltti. AKP dışındaki sağ ise muhafazakarlığın, milliyetçiliğin yeni hallerinin etkisiyle güç kazanmaya başladı gibi gözüküyor. Eğer bir kehanette bulunmak gerekiyorsa, AKP'nin kredisi dolduğunda, boşalttığı yeri başka tür bir sağ muhafazakarlık dolduracaktır.
CHP ve sosyalist sol açısından ise çarpıcı bir "başarısızlık" söz konusu değildir; iyi bir toplama çıkarma yapıldığında ve solun değer olarak yükselmesinin hiç bir maddi koşulu olmadığı düşünüldüğünde, seçim sonuçları sol açısından hiç de şaşırtıcı değildir. Ancak siyasi gidişata ilişkin ipuçları belki yerel (mikro) düzeyde daha iyi görülebilir; bence sonuçlara bu açıdan bakmak, olup biteni anlamamız açısından başka bakış açıları sağlayabilir. Ben bu bu yazda yerel örnekleri İzmir'le sınırlayacağım.
Adayların önemi
İzmir Büyükşehir'de CHP oylarının yüksekliğini belirleyen en önemli faktörlerden biri Ahmet Priştina'nın adaylığıdır. Priştina, DSP'den CHP'ye geçmiştir ve bunda siyasi olarak da, sonuç açısından da şaşılacak bir şey yoktur. Bir başka örnek, AKP oylarının göreceli yükselişinin, büyük ilçelerden Buca adayı Cemil Şeboy'un DSP'den AKP'ye geçerek, geçen seçimde olduğu gibi, farklı bir partinin adayı olarak da yüksek oy almasıdır. Burada üzerinde durulması gereken, DSP'den AKP'ye geçmenin, yurttaşlar tarafından "normal" karşılanması ve Şeboy'a desteğin sürdürülmesidir. Aynı destek, eski Bornova Belediye Başkanı ve belki de 2003'de bu ilçede Genç Parti'nin yüksek oy oranlarına güvenerek bu partiye geçen, tabiatı itibariyle aslında bu partiye çok da yakışan Cengiz Bulut için gerçekleşmemiştir. GP ikbal günlerini geride bırakmıştır çünkü.
Üzerinde durulması gereken bir başka örnek ise, adaylığı sanırım teknik nedenlerle gerçekleşmediği için Güçbirliği'nin adayı olarak kendisi yerine eşi aday gösterilen Konak İlçesi adayı, ilçenin eski Belediye Başkanı Ahmet Sarışın'ın ve eşinin hikayesi. Hem muhafazakarlığın sağının solunun olmadığını göstermesi, hem de oy verme davranışlarının yönündeki değişime işaret etmesi açısından oldukça önemli bir örnek.
Genç parti seçmeninin zihniyeti
Buca, 2003 seçimlerinde Genç Parti'nin en çok oy aldığı ve seçimlerden önce yaptığımız çalışmalarda da GP'nin oylarının göreceli istikrarını koruduğu ilçelerden biri. Önceki çalışmalarımızın verilerinden ve Ahmet Kardam'ın araştırmalarından hareketle biliyoruz ki, GP'nin oyları yaklaşık yüzde 50'ler oranında DSP'den gelmiştir ve Genç Parti, ülkemizde son on yılda yaşanan, ama özellikle kriz sonrası giderek netleşen siyasi kayganlığın vitrinidir. Bu vitrini dolduran malzemenin niteliği, yoksulluğun, işsizliğin, her türlü mahrumiyetin azalmak bir yana arttığının, ideal ve uzak olandan değil, pragmatist ve yakın olandan medet ummaya çağıran değerlerin dünyada da olduğu gibi Türkiye'de de insanların içine işlediğinin bir göstergesi durumunda.
Genç Parti seçmeni, ikbal vaadeden her yere gidebilir; büyük ölçüde 'laikçi'dir, ama aynı zamanda muhafazakar ve milliyetçidir de; ama en çok kadınlı erkekli delikanlıdır. Orta alt sınıflara dayanır en çok ve büyük ölçüde kentlerin ilk kuşak, yerleşik gecekondu bölgelerinde yaşayan yarı-yoksulluk haline işaret eder. Kendisine "sağcı" ya da "solcu" demeyen, bu nitelemelerin tek başlarına istikrarlı bir siyasi duruşa göreceli de olsa gönderme yaptığı sezen ve böyle aidiyetleri pragmatist bulmayan bir zihniyet dünyasına sesleniyor(du) Genç Parti. Mart ayı başında İzmir'de 3086 kişiyle yaptığımız çalışmada, katılımcılara hiç bir kategori vermeksizin, "kendilerini siyasi olarak nasıl tanımladıklarını" sorduk ve bu açık uçlu soruya katılımcıların kendi sözcükleriyle yaptıkları tanımlamaları gruplandırdık. 3 Kasım'da GP'ye oy verdiğini söyleyenler, tüm katılımcılar tarafından kullanılan bütün nitelemeleri neredeyse eşit biçimde kullandılar ve belirli bir nitelemede birleşmediler: Sağcı, solcu, milliyetçi, merkezde, ekonomik-liberal, Atatürkçü, liberal-demokrat, müslüman, realist, muhafazakar, insancıl, vb.
Bu soruya verilen yanıtlar, GP'ye oy vermiş olanların dışında, örneklemin yaklaşık yüzde 20'sinin kendisini çok çeşitli ve yeni bir politik anlayışa işaret eden çoklu nitelemelerle tanımladığını gösterdi. Burada işaret etmek gerekir ki, muhafazakar-demokrat olma kararı vermiş olan AKP'nin tabanı, bu karardan pek haberdar değil ya da bu kararı içselleştirmekte zorluk çekmekteler: AKP'ye oy verdiğini söyleyenlerin sadece yüzde 6'sı kendisini "demokrat" olarak nitelemiş, "sağcı" ve "muhafazakar" nitelemelerinde ise büyük bir çoğunlukla mutabakat sağlamışlardır. DSP'den AKP'ye geçişin meşruiyetini sağlayan ve "başarı"yı getiren, orta hallilerin bu kaygan politik akışıyla bu ilçedeki ikinci kuşak gecekondu bölgeleri AKP'ye oy vermeyi tercih etmişlerdir. Sorulması gereken ilk soru bu kez belki de, AKP'nin yerel ve genel düzeyde, insanların hemen şimdi çabucak hayatlarını değiştir-e-memesi durumunda oy verme davranışlarının nereye yöneleceğidir. İkinci soru da yoksulluğun mu, muhafazakarlığın mı, yoksul modeli pragmatizmin mi, siyasi tercihleri belirlemede daha etkili olduğudur.
Muhafazakarlığın sağı solu yok
Seçimlerden önceki araştırmalarımız, Kürtlerin, DEHAP'a aidiyetlerini ilkesel olarak korumalarının yanısıra, yaşama koşullarını paylaştıkları Türkler'e benzer oy verme davranışlarına yönelmekte olduklarını gösteriyordu. Mahalleler düzeyinde sonuçlara ulaşamamış olduğum için kesin olarak söyleyemem ama, Kürt kökenli yurttaşların giderek etnik kökenden değil, sosyal-sınıfsal kökenden beslenen bir eğilimle davranmaya başladıklarını; Güneydoğu ve Doğu'da da benzer bir eğilim olduğunu ve Güçbirliği'nin aday gösterirken Kürt oylarını cepte saymaktan kaynaklanan özensizliğinin, seçim sonuçlarına yansıdığını düşünüyorum.
Muhafazakarlığın yeni ve evrensel sembolik biçimleri olarak kabul edilen pek çok sosyo-psikolojik yapı açısından yoksullar en muhafazakar kesimleri oluşturuyorlar: Dünyanın adil olduğuna inanıyorlar, bazılarının daha üstün olmasının doğal olduğunu düşünüyorlar, yönetilmeleri gerektiğini, yönetme becerisinin belirli insanlara, güçlülere mahsus olduğuna ilişkin bir meritrokrasiyi -seçkinler iktidarı- meşru buluyorlar, daha otoriterler, katılar, zor değişecek kanaatleri var, yeniliklere açık değiller vb.
Hem yoksul olup hem dünyanın adil olmadığına ve değişmesi gerektiğine inanmanın bir koşulu var gibi görünüyor araştırma sonuçlarına göre: Çok ciddi olarak haksızlığa uğramak. Bu nedenle kadınlar, ezeli ve ebedi ezilenler olarak, erkekler kadar muhafazakar değil, çünkü bu dünyanın kahrını en çok onlar çekiyor. Yukarıda söz ettiğim, katılımcıların kendilerini politik olarak adlandırmalarını istediğimiz araştırmanın sonuçları, kendilerini "solcu" olarak ifade edenlerin çok büyük ölçüde CHP'liler olduğunu gösteriyor (bindelik oranlarla ifade edilen daha sol partilerin seçmenleri dışında) DEHAP seçmeninin de büyük bir bölümü kendisini "solcu" olarak değerlendiriyor. Ayrıca Baro araştırmamızın sonuçları, kendilerini daha sol'da ifade edenlerin daha az otoriter, sistemi daha az meşrulaştıran ve sosyal üstünlükleri, hiyerarşileri daha az meşrulaştıran insanlar olduğunu gösteriyor.
Paradoksal gibi görünen bu olgu, solun geleneksel demokrat değerlerinin, fikirlerinin, söz düzeyinde bile olsa değerli olduğunu ve hala beyan edilebildiğini gösteriyor. Belki bu sonuçlar, söylenecek yeni sözlerin nereden kaynaklanabileceğine, nereye söylenmesi gerektiğine ve bir kalemde silinemeyecek olana, ama en çok da sol sözün hiç de "bitmediğine" işaret ediyor.
Seçimlerle ilgili bir diğer konu da seçimlerde "oy kullanmama" oranlarının yüksek oluşuydu. Bir görüşe göre, bu oylar "sol" oylardı ve AKP'nin yükselişi karşısında çaresiz hissedenlerin oylarıydı. Oy vermeme oranının büyük kentlere, Batı'ya doğru gidildikçe, (en azından İzmir için biliyorum) kentin daha tuzu kuru bölgelerine doğru artmakta olduğunu açık bir gerçek. Bu sonuç, mahalle düzeyinde seçim sonuçlarına ulaşabildiğimiz 2003 seçimleri için de geçerli. Empirik olarak açıkça görülüyor ki, yukarıda söz ettiğimiz kaygan siyasi tavır, oy vermeme biçiminde tavırsızlık olarak da kendini gösteriyor. Bu bir özgürleşme olarak nitelendirilecekse, buna yaşamaktan azade olma anlamında özgürleşme denebilir, ancak, demokratik bir hak kullanımı olması ise mümkün değildir l
|