.AYLIK HABER-YORUM GAZETESİ


.
Solun esas sorunu tarzı siyaset

Erbay Yucak, 1999 Körfez Depreminden bu yana bölgedeki gönüllü faaliyetini kesintisiz sürdürüyor. Dayanışma Gönüllüleri'yle başlayan süreç, depremzede derneklerinin kurulması ve ardından Gölyaka'daki imece evleri organizasyonu ile devam etti. Bunlara evsiz depremzedelerin konut hakları için başlatılan kooperatif çalışması eklendi. Erbay Yücak ile deprem bölgesindeki dayanışma pratikleri üzerine konuştuk

Söyleşi: Bülent Uyguner

1999'dan beri bölgede gönüllü olarak çalışıyorsun. Nereden nereye geldiniz? Sizi oraya çeken ve tutan neydi? Afet anlarının ilk elden el atılacak acil işleri var. Çadır kurmak, yiyecek dağıtmak gibi. Ama iş bununla bitmiyor. Büyük felaketlerden sonra hayatın yeniden örgütlenmesi çok kapsamlı bir sorun alanı. Nitekim, bu çerçevede orta ve uzun vadeye yayılan onlarca toplumsal, idari ve hukuki sorun ortaya çıktı.

Ne gibi?

Bir dizi sorun. Örneklersem; bir tarafta mülk sahipleri, diğer yanda mülk sahibi olmayan insanlar var. Hükümet birinciler için konut yapıyor. Ama belgelemesi şart. Gidecek, evrak toplayacak, faturalarını bulacak, tapusuyla başvuracak. Çünkü daha çok yap-satçılıkla yapılan inşaatlarda kat mülkiyeti tesis edilmemiş. Başvuru zamanını kaçıranlar ya da karmaşık mevzuatla baş edemeyenler, belgeleri eksik olanlar, vb. var. Mülksüzlerin durumu apayrı bir sorun alanı. Afet bir travma ve travma sonrası davranış bozuklukları tıbbın kabul ettiği bir olgu. Yani psikolojik desteğe ihtiyaç var. Karmaşık prosedürler hukuki danışma hizmeti verilmesini gerektiriyor. Hasar tespit çalışması yapılmış, ama güven verici değil. Daha sonra kalıcı konutlara ve bunların kurasına dair sorunlar çıktı. Yani bu memlekette hükümet etmenin ve idareciliğin türetebildiği ne kadar eşitsizlik ve adaletsizlik varsa hepsi gırla.

Bu insanlar sorunlarını nasıl çözecekti? Bu memlekette sorun çözme biçimi neyse öyle çözmeye çalışacaktı. Yani tek tek uğraşarak ve geleneksel yollarla. Bayındırlık il Müdürlüğü'nün bağlı olduğu bakanlık hangi partidense o partiyle ilişkilendirilerek çözmeye çalıştılar, kimisi çözdü, kimisi çözemedi, birçoğu ortada kaldı. Barolar, meslek odaları sorunlara sahip çıkıp yol gösterici olamadı. Muhalefetteki partiler sahnede yok.

Depremzede dernekleri bu ortamda doğdu. Elbette, Dayanışma Gönüllüleri'nin faaliyetlerinin yarattığı bir ön zemin vardı. Dernekler, bu faaliyetlerin ürünü olan sosyallistler, ahbaplıklar ve paylaşmışlıklar üzerinden kuruldu. Temel amaç bireysel güçsüzlükleri içinde sorunlarla boğuşan insanları yan yana getirmekti. Dediğimi gibi, kimse el atmadığı için devasa sorunlar bu derneklerin üstüne kaldı. Tuhaftır, imar planlarına müdahale eden tek kurum depremzede dernekleri oldu. Bu çok ağır bir görev. Teknik bilgi gerektiriyor. Meselenin öncesine dair teknik bir analiz şart. O yüzden de oradan yola koyulduk. Öte yandan, benzer sorunları olanları bir araya getirmeyi esas aldık. Yüz kişinin ayrı ayrı dilekçe yazmasındansa, insanları toplu davranış yoluna sevk etmek, kümelendirmek ve inisiyatiflerini güçlendirmek istedik. Bodrumzedeler, kiracı konutzedeler, kalıcı konutzedeler, planzedeler gibi yeni kavramlar bu faaliyetin ürünü olarak türedi.

Yani bir yol göstericilikten öte bir çabadan söz ediyorsun?

Elbette. Sürece fikri ve zihinsel enerji akıtmak, sahip olduğunuz uzmanlık, deneyim ve birikimle bir girdi sağlamak ve kendinizi katmak durumundasınız. Dernekleşin, örgütlenin ve hakkınızı arayın demekle olmuyor.

Katacağınız herhangi bir enerji yoksa, sürecin içerisinde bulunmanın çok da bir anlamı yok. Çünkü, felaket sonrasında yaşamın yeniden örgütlenmesi herkesin; hukukçunun, mühendisin, sağlıkçının, öğretmenin, vb. kendisinden vererek dahil olacağı, sorun çözücü olarak devreye girebileceği çok yönlü bir sorun alanı. Ben hukukçuyum, ben de buradan bir şeyler katmaya çalıştım. Sonuç olarak, mağdurlar ve yok sayılanlar cephesinde enerjimin anlamlı karşılığını gördüğüm için kalmayı tercih ettim. Beni yönlendiren şey, oradaki insanların ihtiyaçlarının basıncıydı. Halkın yaşadığı sorunları çözme, haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı mücadele etme gücüne erişmesi için, fikri-fiziki enerjimi esirgememem gerektiğine inandığım için elimden geleni yapmaya çalıştım, çalışıyorum.

İlk anda bölgeye akın eden sol kesimin, 3 ay sonra deprem bölgesinde faaliyeti kalmadı. Bir yardım ve dayanışma seferberliğinin ardından ilgi kesildi, neden?

İlk seferberlik itici gücünü tamamen insani duygulardan alıyordu. Soru yerinde. Çünkü solun yaşadığı tıkanıklığa ve haleti ruhiyesine işaret ediyor. Gidenlere sormak gerekiyor. Ne oldu da döndüler, görev bitti mi?

Bana sorarsanız, sonrasına dair bir tahayyül, uzun soluklu bir yaklaşım, bir felaket bölgesinde yaşamın yeniden örgütlenişini esaslı bir deneyim alanı olarak gören bir ufuk bulanmadığı için döndüler. Tabii, gelen herkes deprem bölgesini mesken tutacak değildi. Söylediğiniz gibi, esas sorun ilginin kesilmesi. Bir selam, hal-hatır sorma ve sonrasını merak etme anlamında bile ilgi adeta kurudu. Çadır kent, barınma ve çocukların eğitimi gibi el atılan sorunlar, bir tutarlılık ve süreklilik içinde takip edilmedi.

Depremin yıldönümünde Ankara ve İstanbul gibi merkezlerde "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sözünü işitmeyi kanıksadık. Doğrudur; yakınlarını, dostlarını, evini barkını, iş yerini, gittiği kahvehaneyi, lokantayı, camiyi kaybeden insan için "eskisi gibi olamayacak" sözü bir gerçeği anlatır. Ama sistem eleştirisi yapanlar bakımından, bu boş bir nakarattır. Bölge insanının somut hallerini, var olma ve kendini yeniden üretme kavgasını teğet geçen bir "hoş seda"dır, o kadar.

Neden?

Çünkü farkında olanlar bu farkındalığı toplumla paylaşacak, hayatın yeniden örgütlendirilişine kurucu ve isyankar bir maya katacak, yürekleriyle ve beyinleriyle kendilerini ortaya koyan, vakfeden bir enerjiyle devreye girecekler ki, deprem bölgesinde 'hiçbir şey eskisi gibi olmasın!..' Oysa durum böyle olmadı. Barolar, meslek odaları, üniversiteler toplumsal hayatın her düzeyde yıkım yaşadığı bir yerde adalet adına, daha güvenli bir geleceğin oluşturulması adına, ders çıkarmak adına yapmaları gerekeni yapmadılar. Bu nedenle, sınırlı olanaklarına rağmen, bir dizi sorunla uğraşmak depremzede derneklerinin sırtına kaldı.

Kalıp dayanışma ve örgütlenme faaliyetini sürdürenler neler yaptılar, değişen ne oldu?

Bir şeylerin değişmesi için başta gelen koşul, kendinizi de dönüştürmeyi ve yeniden üretmeyi göze alan istikrarlı ve sabırlı bir hat tutturmaktır. Sosyalistlerin yaygın algısına göre deneyim, deneyimden öğrenme ve deneyim yoluyla dönüşme kitleler içindir. Biz ondan muafız. Bu anlayışı terk etmezseniz, bütün eşitlik savunularınıza rağmen insanlarla eşitlenemez, ezilenler cephesinde onların doğal bir parçası olarak kendinizi var edemezsiniz. İkinci koşul, insanlarla aynı anda hem bir akıl hem de derin bir gönül bağı kurmaktır. Ezilen insan, mağdur insan sizde o candanlığı, o içtenliği de görmelidir. Ama biz halkın karşısına genellikle sadece aklın temsilcileri olarak çıkarız. Üçüncü koşul, kendimizi bir bilen olan konumlandırdığımız şu deklaratif tarzı terk etmektir. Kendimize tayin ettiğimiz özel ve kendinden menkul ayrıcalıklı statü, ezilenlerin dünyası ile ilişkimizi, yaşamın döngüsü içinde çeşitli biçimlerde her gün her saat yeniden üremeyen dışsal bir ayrı düzlemler ilişkisine çeviriyor.

Çok önemli saydığım bir tarzı siyaset sorunundan söz ediyorum. Temas ettiklerinizde henüz bulanmayan bir birikiminiz, artılarınız, fazlalarınız elbette vardır. Sorun şudur: Bunu kendinizin de bir öğesi olduğu, yeni deneyimlerin iç mantığına ve ritmine tabi bir girdi haline getirebiliyor musunuz? Yoksa kendinizi "akıl, görgü, tecrübe" sahibi bir otorite, bir iktidar, bir yol gösterici olarak apayrı bir düzleme mi yerleştirmek istiyorsunuz? Toplumsal bilinçteki dönüşüm daima ve esas olarak deneyimle bağlantılıdır. Bu çerçevede sizin asli işiniz, söz uygunsa "öğretmek" değil, deneyimletmektir.

Bu tarzın semeresini aldınız mı?

İmece evleri, depremzede dernekleri, evsiz depremzedeler kooperatifi çalışmaları kendi ölçeğinde bir şeyleri değiştirip dönüştürüyor. Şu kadarını söyleyebilirim ki, bu çalışmalarda yer alan ya da bundan haberdar olan insanlar bakımından hayat eski alışkanlıklarla devam etmeyecektir. Sürdürülen faaliyetin çapı ölçüsünde bu tarzın semeresi kesinlikle var. Ne oluyor? Şunlar oluyor: Edilgenlik aşılıyor; insanlar kendini ifade etme ve sorun çözme özgüveni kazanıyor; hak arama ve alma yolları geliştiriyor; sorunları paylaşarak yaşamın yeniden örgütlenişine kolektif olarak müdahale ediyor; muhafazakar kültürün egemen olduğu bir bölgede kadınlar toplantılara katılıyor ve haklarını savunmak üzere kamusal alana dahil oluyorlar, vb.. Demem odur ki, siz bu toplumu ve bu coğrafyayı harbiden seviyorsanız ve gönlünüzü, bilincinizi akıtıyorsanız halk bunu anlıyor.

Depremden sonra dayanışma, gönüllülük, yardım ve projecilik gibi kavramlar çok sık kullanılmaya başlandı. Sol, dayanışma ile yardım çalışması arasında net bir ayrım yapabildi mi? Sınıfsallıktan sivil toplumculuğa bir kayış var sanki. Dünya Bankası da mikro krediler yoluyla devrede. Bunun deprem bölgesinde yansıması nasıl oluyor?

Dayanışma ideolojik bir kavram. Zekat, yardım ve rotaryenlik de öyle. Bir konuda bulanıklık artmışsa farkınızı etkili biçimde lafızda değil, pratikte ortaya koyabilirsiniz. Oysa solun ve sosyalistlerin dayanışmayı içeriklendiren, açımlayan ayırt edici bir pratikleri yok. Bazen cemaatçiliğe, bazen rotaryenliğe, bazen hayırseverliğe tekabül eden ve devamlılığı olmayan sistem içi pratikler var ortada.

Dünya Bankası çıkışlı ya da başka kurumlardan gelen fon, kredi ve hibelerin kullanımı çoğunlukla soldan insanların oluşturdukları kurum ve kuruluşlar eliyle gerçekleştiriliyor. Çünkü proje dünyasına en yatkın, sosyal, donanımlı ve bilinçli bireyler daha çok bu kesimden çıkıyor. Dünya Bankası ve AB fonu kullanan uluslararası kurumlar kendi doğrultularında yapmaları gerekeni yapıyorlar. Asıl sorun bizim ne yaptığımız ve nasıl yaptığımızdır.

Kendi temel yaklaşımlarımızı ve değerlerimizi hayata taşıyıp yeniden üretmek bakımından fazlasıyla şekilsiz hale gelmiş durumdayız. Aklımız kaymış da diyebilirim. Öyle ortada literatürdeki anlamıyla sivil toplumculuk hadisesi falan da yok. Hükümet görevlisinden belediyeye, muhtardan askeri yetkiliye, sağcıdan solcuya kadar herkesin konuştuğu 'STK' dır. Neden? Çünkü STK'lar proje/fon dünyasının olanaklarını kullanmanın araçlarından biri olarak anlaşılıyor da ondan. Mevcut STK'ların ne kadar STK oldukları, oluşum biçimleri, tarzları ise ayrı bir kakafoni....

Bu fonları Türkiye koşullarında kendi kurallarımızı kendimiz koyarak ve murat ettiklerimize uygun biçimde kullanamaz mıyız?

Tabii ki kullanabiliriz. Bir taraftan kamu kaynaklarına dönük bir talep mücadelesi sürdürürken, bir taraftan da bu tür fonları işi hızlandıran bir etken olarak kullanabilirsiniz. Ama burada esas olan, proje sunan ve işin fikri sahibi taraf olmanız nedeniyle topluma hotzotçu biçimde yaklaşmamanızdır. Tersine, her şeyi toplumla paylaşacaksınız. Diyeceksiniz ki, biz bir talep mücadelesi veriyoruz, ama bu işin olabileceğini göstermek için de şöyle desteklere ihtiyacımız var. Bu desteklerin formatı şu. Kabul mü? O zaman, bunun görevlisini, mesuliyetini, bütçesini, esteğini kösteğini hep beraber belirleyelim. Birine maaş verilecekse, projenin muhatabı olan insanların belirlediği bir maaş olsun.

Solun dayanışma adına İzmit, Düzce ve Gölyaka'daki deprem mağdurlarını ev sahibi yapmakla sonuçlanan bir kooperatif faaliyetin içinde yer alması, sonuçta sistemi yeniden üretmek ve özel mülkiyeti özendirmek olmuyor mu? Solun başka önermeleri olamaz mı?

Halkın konut mülkiyeti ile ilgili algısını anlatan onlarca deyiş vardır. 'Türkün parası ya binaya ya da zinaya gider', 'dünyada mekan ahrette iman' gibi... Mülkiyeti önemsizleştiren koşullar yoksa, insanlar konutta özel mülkiyete bir gelecek güvencesi olarak bakarlar. Hayatın bütün alanı güvensizliklerle, belirsizliklerle dolu olduğu için, "başımı sokacağım kendime ait bir yerim olsun; işsiz kalsam bile hiç olmazsa yatacak yerim olur" diye düşünürler. Ayrıca, mahremiyeti ön planda tutan bir kültür nedeniyle de böyle düşünülür. Ya da çocuğu askerden gelecek, düğününü yapacak. Ebeveynler çocuklarını evlendirmeyi ve onlara başlarını sokacakları bir ev bırakmayı bir vecibe olarak görüyorlar. Halkımızın dünyasında konut mülkiyeti böyle bir yer tutuyor.

Kendi sosyolojik iktisadi, geleneksel ve kültürel referanslarımızdan yola çıkmalı ve bunlara değmeyen bir dönüştürme çabasının karşılıksız kalacağını görmek zorundayız. Eğri oturup doğru konuşalım ve teori katında bunu söyleyen sosyalistler dünyasından bakalım. Mülk edinmiyorlar mı? Ediniyorlar. Deprem nedeniyle ev değiştirmiyorlar mı? Değiştiriyorlar. Parayı bulan kentin çeperine doğru kaçmıyor mu? Kaçıyor. Dolayısıyla, bizim hakikatimizle bile uyuşmayan bir yaklaşım, halkın dünyasında nasıl karşılık bulsun ki? Bizim hakikatimiz böyleyken, belli bir yörede ve sınırlı ölçekte olsa bile, halkın konut sorununu kolektif çabayla çözmeye yönelmesi başlı başına bir ilerleme değil mi?

Başka coğrafyalardaki pratikleri çok önemsiyor ve sözüm ona ayrıntılarıyla izliyoruz. Örneğin, Brezilya'daki topraksızlar hareketini. Acaba indirgemecilikten uzak biçimde ve gerçekten alıcı gözle bakıyor, benzer durumlar yaratmak için esinleniyor muyuz? Yoksa gıpta ile bakmakla yetinip bu ve benzer deneylerle hayali bir ilişki mi kuruyoruz? "Küçücük" de olsa, yanı başınızdaki deneylere dönük bir duyarlık sergilemiyorsanız, uzaktaki deneyleri kendinizi avutmak için izliyorsunuz demektir.

Oysa, sosyalizm kendiliğinden veya tarihin yasalarının bir ihsanı olarak gelmeyecek. Sosyalizme, emeğin ve insanlığın özgürleşmesine giderek çoğalan ön birikimlere, toplumsal bilinci dönüştüren deneylere ve bu deneylerin edinimlerine dayanarak varılabilir ancak l

.
  Yaşar Kemal
   

N İ S A N-M A Y I S   2 0 0 4

 
     

EDİTÖRDEN

 
    Devrimci / sosyalist bir kutup için  
   

GEÇEN AY TÜRKİYE

 
    İstanbul'u küresel eylem alanı yapalım!  
    AKP sistemin iç tutarsızlıklarından besleniyor  
   

GEÇEN AY DÜNYA

 
    ABD: Ebu Greyib'de her şey Pentagon emriyle  
     

Seymour M. Hersh

 
   

POLİTİKA

 
    CHP: Kırılan hegemonyanın denge gücü  
   

Mustafa Bayram Mısır

 
    Yoksul Kürtlerin uyarısı!  
   

Murat Güreş

 
    Siyasal İslamın geleceği  
     

Ufuk Değirmen

 
    Muhafazakarlık ikliminde seçmen  
   

Melek Göregenli

 
    Solun esas sorunu tarzı siyaset  
     

Söyleşi: Bülent Uyguner

 
   

EMEK DÜNYASI

 
    "Evde çalışanlar sömürülmesin diye"...  
   

Söyleşi: Şükran Şakir

 
    'Fabrika' eve taşınırken...  
   

Nevra Akdemir

 
    "Ekonomi düzeliyor"sa halk neden yoksullaşıyor?  
   

Tolga Tören

 
    Yoksullar küresel mücadelenin öznesi  
   

Söyleşi: Ertuğrul Kürkçü

 
    Dünya Bankası dünya yoksullarına karşı  
     

Saniye Dedeoğlu

 
   

ULUSLARARASI POLİTİKA

 
    Küreselleşmeden, "Büyük Ortadoğu Projesi"ne...  
   

Ergin Yıldızoğlu

 
    Bağdat'tan dönecek daha çok hesap var!  
   

Kenan Kalyon

 
    Irak: 'Kürtlerin özgül konumu'  
   

Söyleşi: Kenan Kalyon

 
    "Oxi" ne anlama geliyor?  
     

Mehmet Hasgüler

 
   

BİLDİRGE TARTIŞMASI

 
    Küreselleşme: Kapitalizmin yeni bir evresi  
    Strateji: Biçimin içeriği temsil etmesi  
   

Mehmet Özgen

 
   

ZİHNİYET DÜNYASI

 
    Fransa'da solun Türkiye'de liberallerin eki  
     

Yağmur Elif Kayhan

 
    Sermayenin sureti olarak Türk medyası  
   

Gülseren Adaklı

 
    Tek parti, tek medya  
   

Ragıp Duran

 
    Daha nereye kadar?..  
     

Merdan Yanardağ

 
    Bir ömre sığmayan hayaller  
     

Necati Sönmez

 
   

"Ey biçare ölümlüler, gözlerinizi açın..."

 
     

Yurdaer Erkoca

 
    Din ve egemenlik...  
     

Barış Çoban

 
    Saçmalığa karşı şaşkın sosyalist olmak  
     

Sinan Kadir Çelik

 
    'Mare nostrum'  
     

Ertuğrul Kürkçü

 
    "Julia" ya da Faşizmin "Seyir Defteri" hakkında  
     

Mustafa Sütlaş

 
    Tarihte bu ay