.AYLIK HABER-YORUM GAZETESİ


.
Dünya Bankası dünya yoksullarına karşı

Yoksulluk, Dünya Bankası'nın iddialarının aksine, kapitalist sisteme içkin nedenlerle ortaya çıkıyor. Kendi verileri dahi yoksulluğun küreselleşme ile birlikte yayılıp keskinleştiğini işaret ederken, Banka'nın bunun sebebi olarak sadece ekonomik kriz ve yaygın hastalıkları göstermekteki ısrarı elbette saflıktan değil

Saniye Dedeoğlu

Son dönemde, Dünya Bankası'nın (DB), aralarında "Yoksullukla Mücadele Raporu"(1) (YMR) da olan, yoksullukla ilgili bir dizi çalışma yapmasının en önemli nedenlerinden biri, yoksulluğun dünya sistemi için büyük bir tehdit oluşturmaya başlamasıdır. YMR'de açıkça ifade edilmese de, neo-liberal küreselleşme politikalarının dünyanın bir çok yerinde milyonlarca insan için, yoksulluk yarattığı bir anlamda kabul ediliyor. YMR verilerine göre, dünyada toplam 6 milyar kişiden, 2,8 milyarı günde 2 doların altında, 1,2 milyarı ise 1 doların altında, gelirle yaşamaktadır. Yoksul nüfusun yarıya yakını da, Güney Asya'da. Zengin ülkelerde, her 100 çocuktan ancak biri 5 yaşına ulaşmadan ölürken, bu oran fakir ülkelerde beşte bir. Yine, zengin ülkelerde bütün çocukların yüzde 5'i yetersiz beslenirken, bu oran fakir ülkeler için yüzde 50. DB, küreselleşmenin önemli boyutlarda zenginlik yarattığını kabul ederken, bu zenginliğin eşit dağıtılmadığını da vurguluyor: Zengin ve fakir ülkeler arasındaki, ortalama gelir düzeyi farkı, son 40 yıldır ikiye katlanıyor. Doğu Asya'da fakirlerin sayısı azalırken, Latin Amerika, Güney Asya ve Orta Afrika'da günde 1 doların altında gelirle yaşayan insan sayısı hızla artıyor. Orta ve Doğu Avrupa'nın Geçiş Süreci ülkelerinde de bu gruba dahil olanlar çoğalıyor.

Dünya Bankası reçeteleri!

Giderek kötüleşen bu koşullar içerisinde 1990'ların DB raporlarında yoksulluğun önlenmesi için iki strateji vurgulanıyordu:

* Emek-yoğun üretimle sağlanan ekonomik büyüme yoluyla uluslararası ekonomik sisteme entegrasyon

* Alt-yapı yatırımlarının artırılması..

YMR'de ise yaşanan deneyimlerin ışığında bu iki stratejinin yoksulluğu önlemede yeterli olmadığı, yönetişim (governance) ve kurumsallaşmanın yoksullukla mücadelenin merkezine oturması gerektiği bildiriliyor.

Yeniden değerlendirilen stratejilerde üç önemli eylem alanı ortaya çıkıyor:

* Yoksulların fırsatlara ulaşmasını ve var olan fırsatların zenginleştirilmesi, ki bunlar işsizlere iş, altyapı, sağlık/ eğitim ve ekonomik büyüme.

* Kamusal kurum ve olanakların yoksulların ihtiyaçlarına ve sesine cevap verecek şekilde organize edilmesi ve yönetilmesi. Özellikle, kadın-erkek ve etnik kimlik ayrımlarının azaltılması için yoksulları güçlendirecek kurumsal düzenlemeler yapılması.

* Yoksulları var olan risklere karşı koruyacak güvenlik mekanizmalarının geliştirilmesi.

Özetle DB dünya üzerinde yaşanan yoksulluğun sebeplerini savaşlar, ekonomik kriz, doğal afetler ve hastalıklara bağlarken yoksulları bunlardan koruyacak ve ulusal düzeyde etkin olabilecek tedbirler öneriyor.

Yoksulluk kapitalizme içkin

Oysa yoksulluk, DB'nin iddialarının aksine, kapitalist sisteme içkin nedenlerle ortaya çıkıyor. Kendi verileri dahi yoksulluğun küreselleşme ile birlikte yayılıp keskinleştiğini işaret ediyorken, Banka'nın bunun sebebi olarak sadece ekonomik kriz ve yaygın hastalıkları göstermekteki ısrarı elbette saflıktan değil. Giderek artan yoksullukla neo-liberalizm arasında dolaysız bir bağ kurmak, son analizde, Banka'nın uzun yıllardır bir çok ülkeye dayattığı bu politikaların kitlelerin yoksullaşması ile sonuçlandığını resmen kabul etmesi anlamına gelecektir.

DB'nin yoksullukla mücadele programı çerçevesinde uyguladığı politikaların da çok açık bir şekilde yoksulları değil, sermaye ve çok uluslu şirketleri kayırdığını görüyoruz. Türkiye için geliştirilen tarımda sübvansiyon ve destekleme alımlarının kaldırılması ve "doğrudan gelir desteği" öngören politikalar bu konuda iyi bir örnek.(2) Her şeyin ötesinde, insanları tarımsal üretimden uzaklaştırarak işgücü piyasasının dalgalanmalarına bırakacak olan bu politikalarla üretim dışında kalan topraklar daha etkin olduğuna inanılan büyük ölçekli sermaye kuruluşlarının eline geçecektir. Bu da Türkiye nüfusunun yüzde 40'ına yakın büyük bir nüfusun topraksızlaştırılması ve yoğun üretim için işçileşmesi ya da kent yoksulları arasına katılması demek olacaktır. Bu örneğin de gösterdiği gibi; DB politikalarının asıl hedefi "yoksul" olarak tanımladığı kesimin ihtiyaçlarına öncelik vermekten çok, her zaman için kapitalist üretim ilişkilerinin yaşamın her boyutuna yaygınlaştırılmasıdır.

"Yoksunlaştıran birikim"

Banka'nın analizlerini eksik ve hatalı kılan en önemli kusuru, yoksulluğun kapitalist sisteme içkin oluşunu görmezden gelmesi. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı sermaye birikiminin değişik aşamalarında sistem tarafından yine sistem dışına püskürtülüyor.Yoksulluk yazınında, "dışarıda kalma" yada "sosyal dışlanma" olarak adlandırılan bu durum, bu kesimin kendi kültürel ve kişisel beceriksizliklerine bağlanıyor ya da yoksulluk daha yapısal nedenlerle açıklanıyor. Ancak, sistem içinden geliştirilen analizlerde kullanılan dille "dışarıda kalma" ya da "soyutlanma" radikal analizler için yetersiz. Oysa, David Harvey'in geliştirdiği, "Yoksunlaştıran Birikim" olarak adlandırılabilecek süreç yoksulların sistemin devamlılığı için yaşamsal bir öneme sahip ve sisteme içkin olduğunu çözümlemek açısından anlamlı bir kavramsal araç sunuyor.(3) David Harvey'in Rosa Luxemburg'un eksik tüketim ve aşırı birikim analizinden yola çıkarak, geliştirdiği kavramlaştırmaya göre, sermaye, birikimin farklı aşamalarında sürekli olarak "kendi dışında şeyler"e ihtiyaç duyar. Harvey, kapitalizmin her daim kendi dışında yer alan bir "öteki" yaratarak dengede kaldığını vurgular. Kapitalizm, bunu yaparken, ya mevcut kapitalist olmayan sosyal yapıları kullanır ya da bunlara benzer yapıları kendisi yaratır. Harvey, analizinin içeriği, Marx'ın "ilkel birikim" çözümlemesine benzese de, ilkel birikim zaten yaşanmış olduğundan "Yoksunlaştıran Birikim" kavramına başvurmaksızın bu kavramlaştırmanın bugünkü kapitalist birikim sürecini açıklamakta yeteriz kaldığını belirtiyor.

Özellikle, Meksika ve Hindistan'da kır nüfusunun, büyük ölçeklerde topraksızlaştırılması; su kaynaklarının ve önceden kamu mülkü olan birçok kaynağın özelleştirilmesi ve kapitalist ilişkiler içine taşınması Harvey'in işaret ettiği "Yoksunlaştıran Birikim" sürecinde sermaye birikiminin itici gücünü sağlamaktadır. Daha belirgin olarak, gelişmiş ülkelerde yaşanan finansal spekülasyonlarla tahvil ve bono gibi finansal yatırım biçimlerinden kazanılan paralar, enflasyon yoluyla mülklerin değersizleştirilmesi, banka kredisi kullanan büyük kitlenin ödemek zorunda kaldığı borçlar ve faizleri, ulus aşırı büyük şirketlerin manipülasyonları sonunda mülksüz kalanlar, emeklilik hakkını yitiren geniş kitleler, bu sürecin yıkıcılığı bakımından işaret edilebilecek örnekler. Elbette, bunlara, doğal kaynakların kirletilmesi ve yok edilmesini de eklemek gerekiyor.

Örneklerin de gösterdiği gibi, küresel kapitalist birikim yoksunlaştırıcı ve DB verilerinden de görüldüğü gibi açıkça yoksullaştırıcı bir süreç. Bu sürecin en belirgin özelliği; milyonlarca insanın yoksullaşmasının yanı sıra, her gün uzun saatler çalışmalarına rağmen yine de yoksulluk denilen kısır döngüden kurtulamamasıdır. DB gibi neo-liberal politikaların savunucuları, gelişmekte olan ülkelerdeki yoksulluğu, emek, toprak yada teknoloji gibi üretim girdilerinin verimsizliğiyle açıklaya gelmişlerdir. Ama bu basit ekonomik formül, sıra, gelişmiş ülkelerde yaşanan yoksulluğu açıklamaya geldiğinde iflas ediyor.

Çalışarak yoksullaşmak

Biri İngiltere, biri Amerika'da hemen hemen aynı dönemlerde yayınlanan iki araştırmanın sonuçları bu açıdan çok ilgi çekici.(4) Kimliklerini gizleyerek ülkelerinin değişik şehirlerinde saat başı asgari ücret ödenen işleri yaparak yaşamaya çalışan iki araştırmacı-gazeteci her gün "esnek" olarak nitelenen iki işte çalışsalar bile, en zaruri ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geliyorlar. Sonuçta, tek başlarına oldukları ve bakacakları başka kimse olmadığı halde belli bir süre sonra yaşamlarını idame ettirmeyi başaramıyorlar. Bu deneyim sırasındaki yoksulluklarını açıklayan şeyse, hem İngiltere, hem Amerika'da asıl norm haline gelen, "esnek çalışma" olarak kutsanan çalışma biçimi. İki ülkede de milyonlarca kişi bu tür işlerde çalışıyor. Hatta, İngiltere'nin son yıllardaki "ekonomik başarı"sının arkasında emek piyasalarının sonsuz esnekliğinin yattığına işaret ediliyor.

Özetle, yoksulluk, tembellik yada verimsizlik sonucu ortaya çıkan bir hastalık değil, tersine, kapitalist üretim ve birikim sürecinin tam da kalbinde duran bir olgu. Nedenleri ve tedavisi nerede aranırsa aransın, yoksulluk sisteme içkin. Sistem ancak yoksulların varlığında var olabiliyor.

Küresel momentum

Bu, çalışarak yoksullaşma zincirini kırmanın yolu etkin örgütlenme biçimlerinden geçiyor: Örneğin, Afrika'da Shell Petrol'ün topraklarına verdiği zarara karşı Ogoni'lerin geliştirdiği hareket; DB'nin baraj projelerine karşı Hindistan'da ve Latin Amerika'da geliştirilen mücadeleler; genetik besinler ve üretim tekniklerine karşı yerel üreticilerin dünya üzerinde geliştirdiği mücadeleler; yerli yaşam alanı olan toprak ve ormanların korunmasına ilişkin direnişler; binlerce kişinin havaalanı, nükleer santral yapımına karşı duruşları; ve yine milyonlarca kişinin DB ve IMF tarafından geliştirilen yoksunlaştırıcı politikalara karşı koyuşları; Meksika'daki topraksız köylü hareketinin başarılı bir şekilde küreselleşme-karşıtı harekete eklemlenişi...

Elbette, bu hareketleri küresel süreçte birbirine bağlayacak bir momentum da bir o kadar önemli. Çünkü, dünya yoksullarını küresel kapitalizm karşısında ancak küresel bir hareket güçlü hale getirecektir. Son tahlilde, böyle bir sıçramadan çok da uzak değiliz.. l



1 World Bank (2000) World Bank Development Report 2000/2001: Attacking Poverty, Oxford University Press, New York.

2 Bu politikaların daha detaylı değerlendirmeleri için Necdet Oral'ın www.bianet.org'da yayınlanan yazılarına bakılabilir.

3 David Harvey (2003) The New Imperialism, Oxford University Press, Oxford.

4 Barbara Ehrenreich (2002) Nickel and Dimed: Undercover in Low-wage USA Granta Books, London.

Polly Toynbee (2003) Hard Work: Life in Low-pay Britain, Bloomsbury, London

.
  Yaşar Kemal
   

N İ S A N-M A Y I S   2 0 0 4

 
     

EDİTÖRDEN

 
    Devrimci / sosyalist bir kutup için  
   

GEÇEN AY TÜRKİYE

 
    İstanbul'u küresel eylem alanı yapalım!  
    AKP sistemin iç tutarsızlıklarından besleniyor  
   

GEÇEN AY DÜNYA

 
    ABD: Ebu Greyib'de her şey Pentagon emriyle  
     

Seymour M. Hersh

 
   

POLİTİKA

 
    CHP: Kırılan hegemonyanın denge gücü  
   

Mustafa Bayram Mısır

 
    Yoksul Kürtlerin uyarısı!  
   

Murat Güreş

 
    Siyasal İslamın geleceği  
     

Ufuk Değirmen

 
    Muhafazakarlık ikliminde seçmen  
   

Melek Göregenli

 
    Solun esas sorunu tarzı siyaset  
     

Söyleşi: Bülent Uyguner

 
   

EMEK DÜNYASI

 
    "Evde çalışanlar sömürülmesin diye"...  
   

Söyleşi: Şükran Şakir

 
    'Fabrika' eve taşınırken...  
   

Nevra Akdemir

 
    "Ekonomi düzeliyor"sa halk neden yoksullaşıyor?  
   

Tolga Tören

 
    Yoksullar küresel mücadelenin öznesi  
   

Söyleşi: Ertuğrul Kürkçü

 
    Dünya Bankası dünya yoksullarına karşı  
     

Saniye Dedeoğlu

 
   

ULUSLARARASI POLİTİKA

 
    Küreselleşmeden, "Büyük Ortadoğu Projesi"ne...  
   

Ergin Yıldızoğlu

 
    Bağdat'tan dönecek daha çok hesap var!  
   

Kenan Kalyon

 
    Irak: 'Kürtlerin özgül konumu'  
   

Söyleşi: Kenan Kalyon

 
    "Oxi" ne anlama geliyor?  
     

Mehmet Hasgüler

 
   

BİLDİRGE TARTIŞMASI

 
    Küreselleşme: Kapitalizmin yeni bir evresi  
    Strateji: Biçimin içeriği temsil etmesi  
   

Mehmet Özgen

 
   

ZİHNİYET DÜNYASI

 
    Fransa'da solun Türkiye'de liberallerin eki  
     

Yağmur Elif Kayhan

 
    Sermayenin sureti olarak Türk medyası  
   

Gülseren Adaklı

 
    Tek parti, tek medya  
   

Ragıp Duran

 
    Daha nereye kadar?..  
     

Merdan Yanardağ

 
    Bir ömre sığmayan hayaller  
     

Necati Sönmez

 
   

"Ey biçare ölümlüler, gözlerinizi açın..."

 
     

Yurdaer Erkoca

 
    Din ve egemenlik...  
     

Barış Çoban

 
    Saçmalığa karşı şaşkın sosyalist olmak  
     

Sinan Kadir Çelik

 
    'Mare nostrum'  
     

Ertuğrul Kürkçü

 
    "Julia" ya da Faşizmin "Seyir Defteri" hakkında  
     

Mustafa Sütlaş

 
    Tarihte bu ay