Kıbrıslırumlar "Annan Planı"na, Kıbrıslıtürkler'in beklediği yanıtı vermediler. 30 yıl önce 1974 yazında Makarios yönetiminin faşist Sampson darbesiyle devrilmesinin ardından garantör Türkiye'nin çıkartmasıyla iki bölgeye ayrılan ada, 24 Nisan'da "Annan Planı"nın beşinci versiyonunun halkoyuna sunulmasından sonra da bölünmüş olarak kalıyor.
Bölgesel rekabet ve Rusya vetosu
Süreçte uluslar arası durum ve koşullar da belirleyici bir rol oynadı. BM Güvenlik Konseyinde 22 Nisan akşamı Rusya'nın veto ettiği karar tasarısı, özellikle Güney'deki koalisyonun büyük ortağı Emekçi Halkın İlerici Partisi'nin (AKEL) "evet" diyebilmek için talep ettiği güvenceleri kapsıyordu. Rusya'nın ABD ve İngiltere tarafından sunulan karar tasarısını veto etmesinin siyasi değil "teknik" nedenlerden olduğu söylense de, oylama öncesi Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos'un Dışişleri Bakanı Yorgo Yakovu'yu Moskova'ya gönderdiği biliniyordu. Bu AKEL'in "evet"e dönüş gerekçelerini yok etmekle ilgiliydi. Rusya'nın vetosunu ise bir yandan Ortodoks dayanışması, öte yandan ABD ve İngiltere'nin çözüm arayışlarına ve bölgede nüfuz kurmalarına "örtülü muhalefet" şeklinde okumak mümkün. Rusya'nın Güney Kıbrıs ile yoğun ticari ve askeri ilişkileri var. Güneyde 50 bine yakın Rusya vatandaşı ikamet ediyor ve bazı Rus firmalarının mali ilişkileri bulunuyor. Rusya'nın adanın hem Kuzeyi hem Güneyinde süre giden kara para ticaretindeki payının azımsanmayacak düzeyde olması da dikkat çekici. Papadopulos'un özellikle Sırplarla olan ticari ilişkileri de hatırlanacak olursa Rusya vetosunda Ortodokslar arası bir dayanışmanın ipuçları görünebilir.
Ancak asıl ilginç olan Rauf Denktaş'ın Rusya'nın kararından duyduğu büyük sevinçtir. 1990'larda S-300 füzeleri Kıbrıs'ta konuşlandırılmaya çalışılırken Rusya'yı şiddetle kınayan Denktaş'ın çözümsüzlüğü sürdürme adına aldığı bu tavır düşündürücüdür. Oysa Rusya, bu tutumuyla Rum ulusçularıyla dayanışma göstermiş ama, Denktaş'la buluşmak gibi bir hedef gütmemiştir.
Rusya'nın Kıbrıs diplomasisi SSCB diplomasisinin farklı koşullarda sürmesi olarak da görünüyor. Soğuk Savaş yıllarında AKEL'in SSCB ile ilişkileri ve Makarios'un Bağlantısızlık hareketindeki rolü dolayısıyla ABD ve Batı Avrupa, Kıbrıs'ı yeni bir Küba olarak algılıyor, Makarios "Akdeniz'in Castrosu" olarak sunuluyordu. 21 Ocak 1986'da SSCB'nin Kıbrıs'a ilişkin çözüm önerileri üç dilde (Türkçe, Rumca ve İngilizce) yayınlanmış ve AKEL ve Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) tarafından da sahiplenilmişti. Bu anlamda Rusya'nın bugünkü vetosunu, ileride; Kıbrıs'ta çözüm sürecinde yeni bölgesel gelişmelerle irtibatlı olarak, oynaması muhtemel rol çerçevesinde de düşünmek gerek.
Kıbrıslı rumlar neden "Oxi" dedi?
"Oxi" oylarının en dikkat çekici gerekçesinin, planda iki toplumun tamamen merkezi ve rekabete açık bir yapıda birbirinin önünü kesmeye açık bir anayasal model içine sokulmuş olması, olduğu görülüyor. Annan Planı'nın ilk versiyonunda iki toplumu matematiksel olarak eşitlemeyi gözeten temel yaklaşım da uygulama sürecindeki en zayıf halkayı oluşturuyordu. Oysa, yaşanmış deneyimlerden yola çıkıldığında her iki toplumun ulusçuluklarını tatmin eden bir denge modeli üzerinde durmak daha doğru olurdu.
Planın, Kıbrıslırumlar için tatmin edici olmayan yönlerinin başında, Türkiye'nin askeri statüsünün sürmesi, 1974'ten sonra Anadolu'dan Kuzeye göçmen olarak gelen nüfusun önemli bir bölümünün Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilmesi ve son olarak 1974'te Kuzeyden Güneye göç etmek durumunda kalan 200 bin Rum'un tamamının evlerine dönemeyecek olması da var.
Papadopulos'un duygusal ama vurucu bir ifadeyle "ben bir devlet teslim aldım onu umut satın alarak sona erdirmem isteniyor," diyerek dile getirdiği, planın kabul edilmesiyle Kıbrıs Cumhuriyeti'nin sona erecek olması gerçeği de, Rum siyasetçilerinin ruh halleri açısından çok önemli. Rum toplumunun 1 Mayıs'ta AB'ye üyeliğinin kesinleşmiş olması da "hayır"ı onlar için anlamlı kılıyordu.
Bu "hayırcı" tavır, Kıbrıslırumların ulusçu cephesinin "evet" dediği takdirde, savaşı kaybettiğini de ilan etmiş olacağı gerçeğini de yansıtıyor. Buysa, "katıksız" bir Helen ulusçusunun yapabileceği en son şeydi.
Adada bütünleşme ve çözüm konusunda duyarlı Kıbrıslırumların bütün bu ögeleri birlikte düşünüp dikkate alıp almadığıysa tam olarak açık değil. Bu gerçeklerin Kuzeye ne kadar doğru yansıdığı da belli değil. Bu nedenle bu durumun karşılıklı anlaşılır kılınması, öteden beri Kıbrıs'ta barış ve çözüm konusunda toplumsal gerekçelere sahip olan Kıbrıslırumlar ve Kıbrıslıtürkleri bekleyen en önemli görev.
AKEL'in tavrı
Özellikle Kıbrıs'ta çözüm için kilit bir role sahip olan AKEL'in tutumunu nesnel olarak ele almakta yarar var. AKEL'in, planın uygulanması konusunda BM ve AB güvencesi istemesi aslında "evet"e dönme konusunda inandırıcı bir gerekçe sunma arayışı olarak da okunabilirdi.
AKEL'in bakış açısından Avrupa Birliği'nin (AB) tüm olumlu çabalarına rağmen, Aralık 2004'te Türkiye'ye müzakere tarihi vermemesi olasılığının yaratacağı riskler yabana atılamaz. Kısacası, Kıbrıslırumların AKEL üzerinden planın uygulanması konusunda güvence arayışları samimi olarak görülebilir. Elbette bu ihtiyacın müzakereler sırasında ifade edilmesi daha doğru olurdu. Ancak bu kaygının Rum toplumundaki bütün "hayırcılar"da öne çıktığını söylemek doğru olmaz.
Bütün bu itiraz noktalarına rağmen, son haftada Güneydeki Demokratik Koalisyon'un (DİSİ) lideri ve eski Cumhurbaşkanı Glafkos Kleridis'in başını çektiği "evet" kampanyası da dikkat çekici özellikler taşıyordu. Kıbrıs'ın bölüneceği uyarısı Kıbrıslırumlar arasında "evet" yönünde ciddi bir eğilim doğurdu. AKEL'in "erteleme"den, "güvenceler verilirse kararımızı gözden geçiririz"e dönmesi de etkili oldu.
Yeni durum yeni görevler
Tüm bu değerlendirmeler ışığında referandumun Kuzey'de "evet" Güneyde "hayır"la sonuçlanması neler ortaya çıkardı?
* Sorunun Annan Planı çerçevesinde çözümü, belirsiz bir süre için ertelendi. KKTC'nin tanınması veya ambargonun kalkması konularında iyimser olmak yersiz. KKTC'nin tanınması oldukça zor. Ambargonun son bulması için de 18 Kasım 1983 tarih ve 541 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının kaldırılması gerekiyor ki, bu çok zayıf bir olasılık.
* Ancak, ABD ve AB'nin yumuşayarak kuzeye dönük bazı özel ilişkiler geliştirmeleri muhtemel. ABD ilk elde turizm şirketlerini KKTC'ye yöneltebilir.Tekstil ve narenciye ürünleriyle ilgili olarak Amerikan şirketlerine tavsiyelerde bulunabilir.
* Kuzey'deki "evet" sonucunun Türkiye açısından Aralık 2004'deki AB zirvesine olumlu yansımaları olabilir. Gerçi, bunun tek başına müzakere tarihi almaya yetmeyeceği biliniyor ama, Türkiye sonuç olarak AB platformlarında artık Kıbrıs konusundan ötürü köşeye sıkıştırılamayacak.
Bütün bu noktaların ışığında Güneydeki yüzde 76 "oxi" ile Kuzeydeki yüzde 65 "evet" neyi anlatıyor?
* Öncelikle zengin Güney, yok
sul Kuzey'in Almanyası olmak istemediğini açığa vurdu.
* Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB'ye girmesi kesinleşmişken, Kıbrıslırumlar hem bu yapıyı tek başlarına yönetmek, hem de denetimi elinde tutmak istedi.
* Üçüncüsü Güney, Aralık 2004 zirvesinde AB'nin büyük güçlerinin Türkiye'ye müzakere tarihi verip vermeyeceğini görmek istedi.
Türklerin "evet"inin gerisindeki belirleyici nedenlerse şunlar:
* Kıbrıslıtürkler "evet" ile AB üyeliği arasındaki ilişkiyi Türk basınının da etkisiyle epeyce abarttılar ve bu aslında bir zayıflık doğurdu. Mücadele gerçekten barış için miydi yoksa AB üyeliği için mi? Bu gözden kaçtı.
* Referandumda büyük bir kitlelerin KKTC'ye son vermeye hazır olduğunu ilan etmesinden de görülebileceği gibi KKTC devlet olarak iflas etti. Bu devleti kurmuş ve önderliğini yapmış olan Denktaş'ta Türkiye'deki ortaklarıyla (MHP, CHP, DSP, BBP, İşçi Partisi,Saadet Partisi) birlikte simgelenen statükoculuk Kuzeyde top yekun yenilgiye uğradı. Başka bir deyişle Kuzey Annan Planı'na "evet" derken statükoculara top yekun "hayır" dedi.
* Ve KKTC halkının başka bir şansı yoktu.
Kıbrıslırumlar şu anda mutlu ve gelecekleriyle ilgili kararlar almakta özgürler. Ancak iki taraftaki barış güçlerinin yapması gereken işlerin başında ciddi ortak programlar oluşturmak ve ortak partiler temelinde örgütlenmek geliyor. Değilse, tek yanlı değerlendirmeler kaçınılmaz olarak şovenizm değirmenine su taşıyacaktır. Kıbrıs, referandumun da gösterdiği gibi, sadece bir Ada değil, bölgesel egemenlik mücadelelerinin üzerinde yürütüldüğü bir platformdur. 1 Mayıs'ta Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB üyesi olmasından sonra Kıbrıs'ın geleceği artık yalnızca Kıbrıslılarca belirlenemeyecek denli karmaşıklaşmıştır l
|