1980'li yıllarda şiddetli esmeye başlayan piyasacı lodosun kıyıya bıraktığı olgulardan biri, medyanın stratejik bir sektör ve amansız bir mücadele alanı haline gelmesiydi. Bu dönemde dinamizm kazanan sektör, bilgi-işlem ve telekomünikasyon endüstrileri ile bütünleşerek çok kollu ve yahşi karlar vaat eden bir yapıya evrildi. Kapitalizmin ana arterlerinde artık daha güçlü biçimde medya sermayesi akmaya, akarken önüne büyük kâr marjlarını katmaya başladı.
Kapitalizmin tarih sahnesine çıkmaya başladığı dönemlerden itibaren medya esas olarak, tıpkı diğerleri gibi mal ve hizmet üretip bunları pazarlayan bir sektör olarak büyüdü. Kuşkusuz önemli bir farkla: Medya, belirli toplumsal bilinç biçimlerini pekiştirmek suretiyle egemen düzene önemli bir meşruiyet sağlıyordu. Yani onun ürettiği meta, buzdolabından "biraz" farklıydı...
Araç, ortam, vasıta anlamına gelen Latince kökenli "medium"un çoğulu olan "media" sözcüğünden türeyen "medya", İngilizce aracılığıyla dilimize yerleşti. Gazete, radyo, televizyon, sinema gibi kitlelere yönelik iletişim araçlarını ifade eden bu terim, Türkçe'ye aktarılırken tek bir aracı anlatmak üzere kullanılmaya başlandı.
Çağdaş kültürün en önemli üretim ve dolayım merkezlerinden biri olarak medya, kapitalist toplumda özel bir statü kazandı: Medya; bir yandan meta üretimi ve değişimi yoluyla artık-değerin yaratıcısı olarak doğrudan bir ekonomik role sahipken, öte yandan da diğer sektörlerdeki artık-değerin gerçeklenmesine "reklam" yoluyla dolaylı olarak katılıyor. Medya çıktıları (gazete, kitap, televizyon programı, vb.) önemli reklam mecraları olmaları nedeniyle diğer bütün malların satın alınmasında aracılık rolü üstleniyor, bir başka deyişle talep eğrisi üzerinde doğrudan etkili olabiliyor ve bütün bunların ötesinde mevcut sistemin ideolojik çimentosu olarak iş görüyor.
"Kamusal işlev": Artık hak getire...
Bu gelenekselleşmiş işlevlerde son dönemde önemli ölçüde bir farklılaşma gözleniyor. Medya, 1980'lerde boy veren yeni liberal düzenle birlikte kendi dışındaki mevcut iktisadi birimlerle bütünleşirken, kamuyu aydınlatmak gibi geleneksel işlevlerini iyiden iyiye bir kenara bırakarak, şirket çıkarlarının çeşitli biçimler altında ön plana kaydığı bir pazar efsanesinin yaratıcısı oldu.
Türkiye de küresel ölçekli bu gelişmelerden nasibini aldı elbette. 24 Ocak+12 Eylül formülüyle işbaşı yapan cunta ve artıklarının basın ve biricik radyo-televizyon kuruluşu olan TRT için de bildikleri vardı. Hatta daha sonra yurt dışına kaçmak durumunda kalacak olan Cevher Özden, nam-ı diğer Banker Kastelli, bile TRT'nin ikinci kanalına talip oldu. Sonuçta Kastelli 2. Kanalı alamadı ama, 90'lardan itibaren basın sektöründen ve dışarıdan gelen kimi sermaye grupları elektronik yayıncılığa ve basın sektörüne el atmaya başladılar. Özal'ın kanatları altında büyüyüp semiren yeni zenginler de birer birer gazete, televizyon, radyo, dergi, vs. gibi "mediumlar"a sahip olmaya başladılar.
90'ların bazı yıldızları 2000'li yıllarda söndüler. Bazıları da parlamaya devam ettiler ama her halükarda bu sektör, siyasal çekişmelerin en sarsıcı biçimlerinin yaşandığı bir mekan haline geldi. Medyanın geleneksel etik kodları dolayısıyla edindiği "itibarlı" statü de bu çekişmelerin orta yerinde tartışma konusu haline geldi. Bir buzdolabı üreticisinin "akıldışı" sayacağı "nesnellik", "tarafsızlık", "doğruluk" gibi etik kodlar bir zamanlar haber medyası için varoluşsal öneme sahipti.Bir gazete; kamuyu doğru bilgilendirmek, toplumsal gruplar, sınıflar, partiler vb. arasında dengeli bir haber dili kurmak zorundaydı; herhangi bir mal değildi onun ürettiği...
Ama 80'li ve 90'lı yıllarda, memleketin en büyük gazetelerinin başına geçen genel yayın yönetmenlerinin öncülüğünde söz konusu değerlerin altı oyuldu. Gazeteler, televizyonlar, kitapevleri, vb. öncelikle kâr eden işletmeler olarak görülmeye ve gösterilmeye başlandı. Bu bir anlamda "mâlumun ilanı" gibi görünüyordu. Bangır bangır ilan edilen "mâlum", gazetelerin kâr elde etmeyi amaçlayan işletmeler olmalarıydı. Bir gazete kâr etmezse nasıl doğru haber üretecekti ki? Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Akşam, Cumhuriyet, vd. salt kamuya doğru haber taşımakla görevli hizmet birimleri değil, doğrudan ve/veya dolaylı kâr maksimizasyonunu hedefleyen işletmelerdi.
Ancak yine de bu işletmeler "eskiden", özgün işlevlerini örtbas etmek bir yana, bütün meşruiyetlerini ve dolayısıyla güçlerini kamudan almaktaydılar. 1980'li yıllarda pek çok kurum gibi basın ve ardından televizyon da kamusal meşruiyet kalıplarını birer birer terk etmek durumunda kaldı. Artık sahibinin sesi olmak, esasen kârı hedeflediğini yüksek sesle söylemek ayıp olmak bir yana, dürüstlüğün ve daha korkunç bir ifadeyle "gerçekçiliğin" bir işareti sayılmaya başlandı.
Çarpık bir etik tartışması
Sözü edilen gelişmelerin öncü sarsıntısı, 1979 yılında Koç bayiliğiyle piyasada sivrilmiş olan Aydın Doğan'ın, Milliyet Gazetesini satın almasıydı. Zira yaklaşık 20 yıl sonra Türk medya sektörünün en önemli aktörü haline gelecek olan Doğan Medya Grubunun nüvesini Milliyet oluşturdu.
80'ler boyunca alttan alta, ama sinsi bir terörle terbiye edilen kurumların başında gelen basın, bu tefrişe uyum sağladı. Basın dışından sektöre girenler oldu; eski gazete patronları başka sektörlere el attı. Yeni sahiplik yapısında özelleştirilen kamu kuruluşları, birer birer medya holdinglerinin parçası haline gelmeye başladı, bunlar arasında bankalar özel bir yer işgal etti.2
Ama inişli çıkışlı bir güzergahta ilerleyen medya sermayesi, kural olarak bağlı olduğu bir bankanın batışının hemen ardından büyük bir gürültüyle battı. Dinç Bilgin, Etibank'ı elinde tutamadı ve "meslekten" uzaklaştırıldı. Bir zamanlar bankacılığın duayeni ilan edilen Erol Aksoy, İktisat Bankası'nı kaybetti ve piyasadan silindi. Çukurova Medya Grubu Pamukbank'ı kaybederken ciddi bir sarsıntı geçirdi. Sektörün güçlü medya grubu olarak sivrilen Doğan Grubunun finans ayağı da -Dışbank- zaman zaman sarsıntılar yaşıyor.
Öte yandan 80'li yıllarda Doğuş Grubundan satın alınmış olan İmar Bankası, Uzan Grubunun düşüş simgesi oldu. Tüm bu gelişmeler yaşanırken, uluslararası finans kuruluşlarının "medya sermayesine banka yasağı" önerisi, sektörde olası bir yeni dizilişin sinyali olarak yorumlandı.
90'ların başında -pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi- yayıncılıktaki kamu tekeli fiili olarak kırıldı ve ortalık, TRT'nin "resmi", "teksesli" yayıncılık anlayışına karşı "çoğulculuk" şiarıyla yayın hayatına başlayan onlarca televizyon ve radyo kanalıyla doldu. Bunların çoğulculuğunun, ekseriyetle eğlence dünyasının en bayağı "çeşitleriyle" bezeli bir tür tekseslilik anlamına geldiğine hepimiz tanık olduk. Sermaye, kendi suretinde bir medya dünyasını kısa zamanda günlük hayatımızın bir parçası yapıverdi.
Yeni medya mimarisi, Türk basının kimi unsurlarını yeni bir etik tartışmasının içine çekti: Meslekten gelmeyenlerin medya sahipliği, günden güne geleneksel etik kodların altını oyuyordu. Birtakım tüccar/sanayici zevatın bu sahaya inmesi, Türk basını için tam bir felaketti.
Oysa yine kısa zamanda etik tartışmaları, gerçeğin üzerini örten bir perdeye dönüşmeye başladı. Mülkiyet ilişkileri geri planda tutulurken, kimin neyi nasıl söylediği üzerine bir kaşık suda fırtınalar koparılmaya, farklı sermaye gruplarına ait gazete ve televizyonlarda kendisini "en etik ..." olarak sunan, sahibinin sesi profesyoneller peydahlanmaya başladı.
Aslında bu profesyonellik biçimi 80'li yıllarda belirmişti ama 90'lardan itibaren bunların hem sayıları, hem de "köşe"leri arttı, üstelik nitelikleri de değişti. Daha 90'ların başında bizzat Aydın Doğan ve medyadaki yöneticileri tarafından tasfiye edilen sendikanın olmadığı bir ortamda işsiz gazeteciler arttı, işli gazetecilerse işlerinin kamusal yönünü bütünüyle unutmak zorunda kaldı. Ekonominin kral haline geldiği bu dönemde bir yandan "ciddi" gazetelerin ekonomi sayfaları artarken, bir takım "ciddi" haber kanallarının da ekonomi haberlerinde ciddi bir artış gözlendi. Kısacası piyasacılık, medyanın karakteristiği haline geldi.
Bütün bu hengamede, eskiden de gazete sahiplerinin buz gibi "kapitalist" oldukları tartışmasına uygun bir yer kalmadı. Kısa bir süre önce Aydın Doğan'a karşı Ali Naci'ye ya da Sedat Simavi'ye düzülen övgüler, Cem Uzan'a karşı bizzat Aydın Doğan için sarf edilir oldu. Yani kapitalistler içinden kapitalist beğenmek, kimi sol cenahlarda dahi etik bir değer olarak yüceltildi. Oysa çok iyi biliyoruz ki, kapitalistler arası rekabet, her koşulda bir sınıf-içi kavgadır ve nihai düşmanı işçi sınıfıdır. Onların it dalaşını bir tür "sınıf savaşı" gibi görmek büyük bir illüzyondan ibarettir.
O yüzden, belki de Radikal gazetesini daha az "tüketmek" gerekmektedir.. l
|