Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) Başbakan'a yakın üst düzey yetkililerinden biri, 3 Kasım seçimlerini kazandıktan beş ay kadar sonra özel bir görüşmede, iktidara yakın bir gazeteciye, Türkiye medyası hakkındaki düşünce ve projelerini şöyle açıklıyordu:
'' Medya işi bağımsız iş olmalı. Hem medya hem cep telefonu ya da banka işi bir arada olmaz. Arkadaşlarımız bu düzenleme için gerekli hukuki hazırlıkları yapıyor, Meclis'den geçireceğiz ve halkın istediği medyayı yaratacağız''. Sözkonusu yetkili, son derece yerinde ve haklı bir dileği böyle dile getiriyordu. Hatta daha da ileri gidip bir başka projenin ipucunu veriyordu: ''Siz muhabirlerin durumunu biliyoruz. Aslında uzun değil ama orta vadede patronsuz gazete fikrimiz bile var. Çünkü medya patronları, medya organlarını hükümete ve devlete karşı bir şantaj aracı olarak kullanamayınca, e gazetecilik ya da televizyonculuk da tek başına kârlı bir ticari girişim olmadığına göre, ilk mesele halledildikten sonra, gazetecilerin patronsuz gazetelerini kurmalarının da yolu açılacak''.
AKP'li yetkili, karşısındaki hafif sol eğilimli muhabirin gönlünü de okşayarak böylesine iddialı bir projeyi -teyp kapalı iken- söylemekte bir sakınca görmüyordu. Belki de o zaman tüm bu savunduklarına inanıyordu. Çünkü iktidar okulunun henüz birinci sınıfındaydı. Parti'den çok hükümet içinde etkili olduğu bilinen bu siyasinin o zamanlar söyledikleri aslında günlük hayatta da yavaş yavaş uygulamaya konmuştu. 3 Kasım öncesinde, koalisyon döneminde, büyük medya gruplarının Ankara temsilcileri, Başbakan ve Başbakan yardımcılarıyla son derece yoğun ve samimi ilişkiler içindeydi, ikili görüşmelerde de esas olarak haber değil, iş dünyasının dosyaları tartışılıyordu. O dönem, egemen medyanın kalemleri "Tayyip" diye hitap ettikleri, geleceğin başbakanına ağır saldırılarda bulunuyordu. Hatta Erdoğan, o zaman bugün kendisine olağanüstü destek veren bir çok köşe yazarına hakaret davaları açmıştı.
AKP, özel olarak da Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, ilk başlarda, yani iktidarlarının yaklaşık olarak ilk 6 ayı içinde egemen medyaya karşı nispeten mesafeli davranmış, özel söyleşi taleplerini sürekli olarak geri çevirmişti. Hatta o dönem, Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü'nün randevu talep listesi, medyanın Ankara büro temsilcilerinin adıyla dolmuştu ve randevular bir türlü gerçekleşemiyordu. Ve bu nedenle egemen medyanın içinde de sorunlar baş göstermeye başlamıştı.
* "Patron, bizim Genel Yayın Yönetmenini şutluyor galiba, AKP ile bir türlü ilişki kuramadı hala."
* "Dikkat ettin mi, bir kısmı milletvekili, bir kısmı Erdoğan'a yakın insanlar, son dönemlerde büyük medyaya köşe yazarı olarak dahil oldu... "
* "Her dönemin, yani her iktidarın adamı olanlar (İsimlerini siz biliyorsunuz) ne çabuk AKPli oldu dikkat ettin mi?"
İslami basında da sınırlı da olsa yakınmalar vardı:
* Biz baştan beri Sayın Erdoğan'ı destekledik ama şimdi iktidara gelince bize sanki uzak duruyor...
Hacıyatmaz
Aydın Doğan, Dışbank ve özellikle de POAŞ konusunda önemli mali güçlükler yaşarken, elinde o kadar medya organı olmasına rağmen kredi kolaylığı, borç öteleme gibi operasyonlarını Ankara temsilcileri ya da genel yayın yönetmenleri aracılığıyla çözemeyince, bizzat devreye girdi. Gümüşhaneli sıfatıyla Karadenizliler gecesinde Başbakan Erdoğan'a ilk çengeli attı. Ardından Kelkit'de okul ve tarım entegre tesisi açılışı vesilesiyle Erdoğan'la traktör üzerinde samimi pozlar verdi.
AKPli yetkilinin sözünü ettiği patronsuz gazete projesi yerine iktidar yanlısı medya patronlu gazete modeli yavaş yavaş gündeme geliyordu. Erdoğan, Kelkit seferinden sonra Sabah'ın ortağı Turgay Ciner'e yönelik de bir sempati operasyonuna katıldı. Kulis harekatlarında Çukurova grubuna da nefes aldıracak kolaylıklar sağladı. Bu arada Yeni Şafak ve Kanal 7 gibi medya organları da nemalanmaya başlamıştı. Ahmet Tezcan'ın Başbakanın basın danışmanlığına atanması da bu döneme denk gelir.
Erdoğan, egemen medyanın saldırıları karşısında gardını daha fazla koruyamamıştı. Çünkü 3 Kasım'dan hemen sonra 180 derece dönüş yapan egemen medya organları, Erdoğan'dan taviz koparana kadar ölçüsüz ve sınırsız bir şekilde AKP destekçiliğine başlamıştı. Erdoğan bu desteği yanlış değerlendirdi. Erdoğan zaten demokrasiden nasibini almamış olduğu için egemen medyanın partisini, hükümetini ve kendisini pohpohlayan medya karşısında çaresiz kalmıştı. Ama egemen medyanın saldırı kampanyasını yanlış değerlendirmek bir yana, Erdoğan'ın temel politikalarında ilkesel bir hata var: Başbakan, yüzde 34'lik seçmen desteğine rağmen, meşruluğun esas kaynağını toplumdan, halktan almıyor, zaten talep de etmiyor. Erdoğan'ın meşruluk kaynak hedefi, küresel düzeyde ABD ve AB, ulusal düzeyde ise yerleşik düzenin kurumları: Yani Türk Silahlı Kuvvetleri, yani Türk burjuvazisi... Erdoğan'ın siyasi tercihi bu. Çünkü kendisi "Muhafazakar Demokrat". Yani demokratlığı muhafazakar. Çünkü muhafazakarlığının demokrat olması mümkün değil!
Erdoğan, bu tutumuyla Türk egemen medyasının esiri olma yolunda. Kendisine düşman, kendisine hakaret eden egemen medyanın geçmişteki tutumunu, yayınlarını tamamen unuttu, şimdi İkitelli medyası ile al gülüm, ver gülüm oyununda.
Muhalif ezen
Star meselesi, Erdoğan'ın muhafazakarlığının, despot tutuculukla birleştiğini gösterdi. Hak hukuk tanımayan bu anlayış, medya-siyaset-ticaret üçgenini bahane ederek, yakın zamana kadar AKP'ye muhalefet eden iki yayın organından birini kelimenin gerçek anlamıyla tasfiye etti.
Ankara'daki AKP'li yetkili, Star olayını yorumlarken şu görüşü savunmuştu: "Bu sadece Uzan grubuna yönelik bir mesaj değildir. Diğerlerine de sıra gelecek". Söz konusu yetkili, anlaşılan, ilk baştaki görüşünü ısrarla savunmaya devam ediyordu. Star'a yönelik operasyonu olumlu bir şekilde değerlendiriyordu. Star'ın ardından Ciner grubuna yönelik göstermelik bir-iki maliye müfettişi harekatı düzenlendi ama esas saldırı, Ahmet Tezcan'ın kaleminden, mülkiyetinde Ciner'in önemli bir payı olan Cumhuriyet gazetesini hedef aldı. Çünkü koskoca Türk egemen medyasında AKP'ye muhalefeti ısrarla sürdüren bir tek Cumhuriyet kalmıştı.
Dikensiz gül bahçesi yaratılıyordu böylece. Kuşkusuz ana muhalefet partisi CHP'nin de ana asker partisi haline dönüşüp, hiç bir muhalefet tutumu benimsememesi, hem Erdoğan'ın elini güçlendiriyor hem de olası muhalif medyanın altyapısını ve unsurlarını zayıflatıyordu.
AKP'nin son yerel seçimlerde seçmen desteğini artırması, Erdoğan'ı medya karşısında da daha güçlü bir konuma getirdi. Dolayısıyla egemen medya, hükümet karşısında daha da bağımlı hale geldi.
Tam zamanı ama...
Bu durumda, aslında gerçekten muhalif, ciddi, eleştirel bir medya organına olan ihtiyaç daha da açık bir şekilde gündeme geliyor. Ne var ki, AKP'ye karşı muhalefet, Kur'an kursları, şeriat, takıyye gibi temalarla, yurttaşların gündeminde çok da üst sıralarda olmayan konulara yoğunlaştığında, AKP'nin işveren yanlısı, Amerikancı, sağcı politikalarının yurttaş nezdinde popüler hatta meşru hale gelmesine yol açabilir.
Öte yandan ilke olarak hükümet değil devlet yanlısı olan Türk Apoletli Medyası, önümüzdeki dönemde, AKP ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki çelişkilerin yoğunlaşması ya da genel olarak devlet ile hükümet arasındaki sorunların keskinleşmesi halinde, özüne dönüp AKP'ye karşı silahlı kuvvetler ya da devletin sözcülüğüne geri dönebilir.
AKP, patronsuz gazete gibi kendileri için fantezi işlerle uğraşmaktansa, medyayı, iktisadi ve mali güç sahipleri ile siyasi iktidar odaklarından özerkleştirebilecek bir hukuki altyapı kurmayı tasarlayabilseydi, yani özel çıkar yerine kamu çıkarını savunabilseydi, örneğin AB konusunda gerçekleştirdiği, nispeten başarılı girişimlere medya alanında önemli bir katkı sağlayabilirdi. Ne var ki bu tür bir siyasi-ideolojik yaklaşım AKP'nin sınıfsal kimliğine, tercih ettiği siyasal ve ideolojik hatlara aykırı. AKP, Menderes'in mirasını canlandırmanın peşinde, "tek parti tek medya" anlayışını ve uygulamasını yerleştirmeye çalışıyor.
"İnsan hafızası unutmakla sakatlanmıştır," denir! Türkiye, basını tarihinin en parlak dönemlerinden birini, Bayar-Menderes diktatörlüğünün son günleriyle 27 Mayıs darbesinin ilk dönemlerinde yaşamıştı.
|