Her çağın öne çıkan, değer kazanan ve belirleyici olan kurumları; bir "felsefesi", estetik anlayışı ve yaşam tarzı var. İnsanlığın içine girdiği yeni tarihsel dönem, biraz da moda olan kavramlarla, "iletişim ve bilgi çağı" diye tanımlanıyor. Bu çağın en etkili güç ve iktidar araçlarından biri de kuşkusuz medyadır.
Burada kastedilen, her türden basın ve yayın organları değil; yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası ölçekte etkili, büyük ve belli bir sermaye gücüne yaslananlardır. Elbette, gazeteler ve diğer iletişim organları geçmişte de önemli bir güçtü. Ancak, medyanın şimdilerde ulaştığı güç geçmiştekiyle kıyaslanamaz. Bugün medya, hem gücü ve iktidarı elinde tutanların en etkili ideolojik aracı, hem de güç ve iktidara ulaşmanın vazgeçilemez alanlarından biridir.
Yükselen iktidar aygıtı: Medya
Bu nedenle; yükselen, iktidardan pay isteyen, gücün ve servetin yeniden paylaşımını talep eden her kişi, kesim, çevre ve sınıf günümüzde bu sektöre girmeye çalışmaktadır. Aynı nedenle, son 15-20 yıldır Türkiye'de medyanın mülkiyet yapısı ve sermaye bileşimi hızlı bir şekilde değişmektedir. Kara ya da kayıt dışı para sahipleri, mafya ve büyük iş çevreleri hem meşruiyet kazanmak hem de ekonomik ve siyasal bir sıçramayı gerçekleştirmek için medyaya yatırım yapmaktadır.
Aydın Doğan ise, doğrudan medya eksenli bir yükselişi simgeliyor. Doğan, Türkiye'nin en büyük basın tekelini yönetiyor. Medyanın yüzde 65'ini kontrol ediyor. Reklam pastasının büyük bölümünü alıyor. Gazetecilik ve televizyon yayıncılığı dışında bankacılıktan ticarete, sanayicilikten tarım işletmeciliğine kadar hemen her alanda iş yapıyor. Doğan Holding, artık Türkiye'nin en büyük sermaye gruplarından biri.
Yeni dönemde, medyanın yükselen bir iktidar alanı ve aygıtı olduğunu gören Doğan, önce burada alan hakimiyeti sağladı. Bu sayede dokunulmazlık kazandı. İşte bu olgu diğerleri için "örnek" oluşturdu. Ardından başkaları geldi.
Gazeteci tipinin dönüşümü
Başka birçok meslekten farklı olarak gazetecilik faaliyetinin malzemesi toplum ve insandır. Bu, somut bir insandır üstelik. Yani bir durum ve bir eylem içindeki insan... Bu nedenle, çok fazla bilince çıkarılmasa da, gazetecilikten beklenen şey toplumun vicdanı olmasıdır. Bu aslında gazetecilik mesleğinin de en kısa tanımıdır.
Gerçeği karartmadan, haberi eğip bükmeden ve gazetecinin bağımsızlığını ihlal etmeden yayıncılık yapılmasını istemek; bu mesleğin ilkelerinin "kaba" bir özeti sayılabilir. Basın emekçilerinin, özlük haklarının yanı sıra üzerinde birleşebilecekleri ilkelerdir bunlar.
Gel gelelim, basının yaşadığı yapısal dönüşüm; sermayeye ve iktidarlara eklemlenme durumu; bizatihi medyanın büyük bir sermaye ve iktidar gücü haline geldiği ortam, kaçınılmaz olarak gazetecinin kendisini de dönüştürdü. Halkın içinde yaşayan, onun sorunlarına duyarlı, entelektüel, edebiyatla iç içe, sanata eğilimli ve idealist gazeteci tipi, artık geriye itildi. Grup çıkarlarına bağlı, iktidar ve güç odaklarıyla bağlantılı, toplumsal sorumluluktan yoksun, mesleki dayanışma ruhundan uzak ve kişisel pazarlık yapan gazeteci tipi ise giderek medya ortamına hakim olmaya başladı.
Buna paralel bir gelişme de uzunca süredir medyada insana yatırım yapılmaması; söz uygunsa, "insan kalitesi"nin düşmesidir. Günümüzde revaçta olan derinliksiz, modacı, trend peşinde koşan, ülke sosyolojisine uzak, tarih bilgisinden yoksun, dünya gündemini ancak "spotlar" düzeyinde izleyen gazeteci-yazar tipidir.
Medyada bir "star" sistemi oluştu ve işin kötüsü giderek yerleşmeye başladı. Çünkü; parlatılan, köşelere yerleştirilen şöhretli gazeteciler ve medya yöneticileri başka hiçbir sektörle kıyaslanamayacak yüksek ücretler almaktadır. Bu kişiler, sıradan ya da ortalama gazetecilerin hemen yanında, başka bir deyişle onların ulaşabilecekleri uzaklıktadır. Üstelik, bu şöhretli isimlerden bazıları onların arasından çıktı.
İşte bu durum, sınıf atlamanın "kolay" olduğu gibi şiddetli bir yanılsama yaratmaktadır. Gazetecilerin çoğunluğu bu nedenle kendilerini "emekçi" olarak görmemekte, dolayısıyla kaderlerini diğer emekçilerin kaderleriyle birleştirmekten kaçınmaktadır. Aynı nedenle, mesleki dayanışmadan ve kolektif hak arayışından da uzak durmaktadır. Kısa süre içinde şöhretli bir imza, etkili ve yüksek ücretli bir gazeteci haline gelinebileceği düşüncesi öylesine baştan çıkarıcıdır ki, hem "gazeteci" kalıp hem de "sir" muhabir/yazar/yönetici düzeyine sıçramanın imkansızlığı unutuluyor.
"Benim tetikçim daha iyidir"
Öte yandan, Aydın Doğan'ın medya alanında kurduğu hakimiyet basında sendikanın tasfiye edildiği, gazetecinin örgütsüzleştiği, gazeteciyi ve haberi görece güvence altına alan 212 sayılı Fikir İşçiliği Yasası'nın işlevsiz hale getirildiği bir dönemin de açılışıydı. İşin acı tarafı, Doğan bu operasyonu yaparken hiç zorlanmadı. Haksızlık yapmayı göze alarak belirtebilirim ki, geriye, gazetecilik konumunu ve etiğini savunamayan, haklarını arama iradesinden yoksun ve ancak bireysel ilişkileriyle -kah gazete patronuna ve üst yönetimine kah o günkü iktidara yakın durarak- ayakta kalabilen bir gazeteci tipi kaldı.
Zaman içinde, gazetecinin ve aynı anlama gelmek üzere "kalite"nin düşüşü öyle noktalara vardı ki, bizzat Aydın Doğan medyanın halinden yakınmaya başladı. Doğan'ın 23 Ekim 2003'teki ünlü basın toplantısı, birçok bakımdan ibret vericiydi. Toplantı, Star ve Akşam Grupları'nın kendisine yönelik yayınlarına yanıt vermek amacıyla düzenlenmişti. Basında kalitenin düştüğü, çok sayıda "tetikçi ve kiralık" gazeteci olduğu iddiası, Aydın Doğan'ın en çok gürültü koparan sözleriydi. Doğru söze ne denir...Böylece, herkesin bildiği bir sır, işin içindeki en yetkili ağız tarafından ifşa edildi. Hepsi bu.
İğneyi kendimize...
Peki, bu tablonun tek suçlusu Aydın Doğan ve diğer gazete patronları mı? Hayır. Çünkü, insanın yaptığı işe yabancılaşmadığı, zamanın ve toplumun ötesine geçme olanağı sağlayan ve çalışanını imzasıyla görünür kılan ender işkollarından biri olan gazetecilik, bu ülkede salt "bireysel" bir iş olarak algılandı.
Neo-liberal ideolojinin terörize ettiği bir politik ve felsefi iklimde, mesleki dayanışma ve örgütlülük reddedildi. Ortalık "bireyci" yarım aydınlarla doldu. Aydın Doğan, 1991 yılında Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde çalışan bazı gazeteci arkadaşlarımızın eline noter paralarını tutuşturup -ki bu olay büyük bir aşağılamadır- sendikadan istifa etmeye gönderdiğinde itiraz edenlerin sayısı çok azdı. İtiraz edenler işten atıldı, bir bölümü de bu mesleğin dışına sürüldü. Dönemin Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) İstanbul şube yöneticilerine Doğan Grubu tarafından ambargo uygulandı.
Soruna bir de tersinden bakalım: Kendisini satmaya ve tetikçilik yapmaya hazırlanan gazeteciler olmasaydı, Aydın Doğan bu kadar rahat konuşabilir miydi? Radikal bir müdahaleyi gerçekleştirmeden, dahası basının sermaye bileşimini değiştirmeden bu sorun aşılabilir mi? Basında bir örgütlenme bilinci ve dayanışma ruhu oluşturmadan, liberalizmi ve onun ikizi her türden post-modern anlayışı aşmadan bu mesleğin itibarı iade edilebilir mi? Kısacası, bir entelektüel zemin ortaklığını kurmadan, gazetecilik tanımında ve işlevinde birleşmeden, örneğin, salt ücret sendikacılığı yaparak medyada dayanışmayı geliştirmek ve örgütlenmek ne kadar olanaklıdır?
Kim kimi batırdı?
Aydın Doğan, 11-12 Ağustos 2003'te Cumhuriyet'te yayımlanan bir söyleşisinde, Türkiye'de bazı gazetelerin (Güneş ve Tercüman'ı örnek veriyor) TGS nedeniyle battığını, 1991'de hiçbir gazeteciyi işten çıkarmadığını ve çalışanlarının sendikadan kendi istekleriyle ayrıldıkları iddia etti. Doğru değil.
Benim de TGS yönetiminde bulunduğum 1989-91 dönemi, sendikanın Babıali'de etkinliğini sürdürdüğü, yerleşik düzeni sarstığı ve harekete/eyleme geçtiği son dönemdi. Üç gazetede grev kararı alındı. Amaç, gazeteciyi, haberi, haberleşme özgürlüğünü güvence altına almak, çalışanlar için iyi bir ücret düzeyini yakalamak ve çalışma düzenini mesleki ilkeler temelinde yeniden oluşturmaktı. Gazete sahipleri, sendikanın akçeli taleplerini kabul etti. Yüksek zamdan sonra, çoğunluk çalışma yaşamını düzenleyen idari maddelerde direnmedi. Ardından, TGS İstanbul Yönetimi görevden alındı ve gazetelerde tasfiye başladı. Toplu sözleşme imzalandıktan sonra 1991'de Milliyet gazetesinden 128 kişi çıkarıldı. Bunların tamamı sendikal faaliyetlerde etkin gazeteciler ve teknik servislerdeki basın emekçileriydi.
Ancak, iddialar bütünüyle yanlış da değil. Çünkü, Milliyet ve Hürriyet'teki sendikasızlaştırma hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadı. Arkadaşlarımız kendi istekleriyle olmasa da, direnmeden istifa ettiler. Önemli bir kesimi, sendikal dayanışma yerine, bireysel pazarlığı tercih etti. Sendika yönetimi büyük ölçüde yalnız bırakıldı. Yani, sendika gazete batırmadı. Aydın Doğan'ın iddiasının aksine, gazeteciler kendi sendikalarını batırdı.
Bugün gazetecilerin en azından bir bölümü durumun vahametini görmüş durumda. Ancak, bu kez de başka bir yanılgı içindeler. Sendikanın yapması gerekeni Gazeteciler Cemiyeti'nden bekliyorlar. Oysa, Cemiyet cemiyettir, sendika da sendika l
|