Romanla karşılaştırıldığında filmin etkileyiciliği tartışmasız gözükse de "Da Vinci'nin Şifresi"nin baskı sayısının ve ününün gitgide artmasını küçümsememeli. İsa'nın yaşamına ve Hıristiyanlığa ilişkin yorumları açısından, "Da Vinci Şifresi"nin çok daha fazla yankı yaratmasını beklemek doğal olabilirdi. Ama fırtına Mel Gibson'un filmi etrafında koptu. Daha etkili ve popüler bir anlatım ortamı olan sinemanın edebiyata üstünlüğü bir neden olabilir. Ama bu örnekte, dinsel duyguların yükseldiği, dogmalara inancın artığı, dinin ideolojik-politik işlevlerinin güç kazandığı bir zamanda, Kilise dogmalarını muzipçe sorgulayan romanın içeriğinin "tehlikesizliği" yanınd, filmin Hıristiyanlıkla Yahudilik arasında halledilmeksizin duran ve binlerce yıldır kanayan yaranın kabuk bağlamış yerlerini deşmesinin payının daha büyük olduğunu söyleyebiliriz.
Dinsel bir başyapıt
Filmin etkisi çeşitli düzeylerde gerçekleşiyor. İlk elde, İsa'nın son 12 saatini sinema tarihinde eşine ender rastlanır, seyri zor işkence sahneleriyle anlatıyor olması var. Adını da buradan alıyor -İngilizce aslı "Passion" olan filmin adının Türkçe'ye sözcüğün ikinci anlamı "Çile" olarak çevrilmesi daha doğru olurdu. Papa'nın "olanı anlatmış" diyerek onaylaması bir yana, filmin İsa'nın son saatlerinde çektiği acılar hakkında yüz milyonlarca Hıristiyan'ın zihninde yeni bir İsa ve yeni bir "çile" imge yaratıyor.
Tüm diyalogları ve -şeytan dışında- karakterlerinin hemen hepsi dört İncil'e (Markos, Matta, Luka, Yuhanna) bağlı kalınarak canlandırıldığı halde, her dört kitapta sadece "dövdürdü, tokat attı, itti, yüzüne tükürdü, başına dikenli taç geçirdi" gibi sözcüklerden yola çıkılarak İsa'nın bedeninin lime lime edildiği bitimsiz bir işkence gösterisine dönüşüyor film.
Gibson,"iyi bir Katolik" olarak mezhebinin kitabında önemli bir yeri olan "çile ve tevekkül" üzerine "bir dinsel başyapıt" ortaya koymuş. Sıradan bir ölümlünün daha ilk saatlerinde ruhunu tanrıya teslim edeceği işkencelere saatler boyunca "insan üstü" bir "tevekkül" gösteren ve Golgota tepesinde çarmıha çivilenirken bile "Baba onları bağışla. Bilmiyorlar," diyen İsa, mesajını günümüz insanına en etkili şekilde aktaracak "vaiz"ini bulmuş gibi.
Cephe gerisinde gedik
ABD'nin mutaassıp evanjelik Hıristiyan yönetimiyle İsrail'in Siyonist hükümeti,"Medeniyetler çatışması"nın ön safında, Batı Şeria'da, Gazze'de, Necef'te, Felluce'de el ele, kelle koltukta savaşırken, Mel Gibson'ın yönetmenlik sevdasına konu olarak, bula bula, İsa'nın Yahudiler tarafından çarmıha geriliş öyküsünü bulmasının hiç te iyi bir zamanlama olmadığı açık. Nitekim iki dönemdir ABD Başkanlık yarışının muhafazakar figürlerinden Patrick J. Buchanan'nın, "The American Conservative" dergisinde yazdığı gibi "filmi izleyen evanjelik Hıristiyanlar da en az geleneksel Katolikler kadar etki altında kalıyor" olması cephe gerisinde açılan kültürel gediğin göstergelerinden biri.
Filmini Nisan ortalarında ABD'de 30 milyon insanın izlediği ve Gallup'un yaptığı bir araştırmaya göre, ABD nüfusunun üçte ikisinin ya sinemada ya da DVD'den izlemek isteğini belirttiği göz önüne getirildiğinde Mel Gibson'un neden TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 20 insanı arasında gösterildiği daha iyi anlaşılıyor
Yahudilerin filme dünya çapında gösterdiği tepki bir yana, politik karar süreçlerinde etkisi tartışılmaz olan ABD'li Yahudilerin şiddetli tepkisini en açık dile getirenlerden biri Washington Post'daki yazısıyla Eli Wiesel oldu: "Naziler ve Hıristiyanlar soykırımda bir ve aynıydılar. (...) Bütün kurbanlar Yahudi, ama bütün katiller Hıristiyan'dı. Onlar bir anda katil olmadılar. Bir uygarlığın, bir eğitimin ve bir nefret geleneğinin ürünüydüler. Onlar, nefreti öğrenen insanların ne hale geldiğinin bir örneğiydi. Buchanan'a göre ise, "bir avuç yazarın" filme gösterdiği tepkinin ardında aslında "Amerikanın ruhunu ele geçirmek için süren bir din savaşı" yatıyordu. Bu bir "kültürel savaş"tı ve Amerikalıların bir gün kendilerini soğuk savaşı andırır bir durumun içinde bulmaları içten bile değildi. "Tutku" filminden nefret eden bu yazarların çoğu ise bu savaşın diğer cephesinde duruyorlardı.
Zamanlaması bir rastlantı mı?
Komplo teorilerine düşkün "yazar-çizer" tayfası filmin "uygunsuz bir zaman"da ortalığı böylesine karıştırmasının masum bir rastlantıyla açıklanmasını yeterince heyecan verici bulmadılar. Ancak, Hollywood'un ideolojik ve politik işlevi göz önünde tutulursa, bu kez, dediklerini yabana atmamakta yarar olabilir. Gerçekten de, ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da soyundukları tehlikeli rolden rahatsız olan Vatikan'ın, Hollywood üzerindeki etkileri tartışılmaz Demokratlar'ın ve politik nüfuz sahibi Avrupalı Katoliklerin cephe gerisinde gerçekleştirdikleri "kültürel bir saldırı"nın aleti olmuş olabilir mi Mel Gibson?
Bütün bunlar bir yana Gibson'un filmiyle yeniden insanlara Golgota Tepesi'nden seslenme fırsatı bulan İsa'nın kelamı, bir kez daha dinin insanlığın başına açtığı dertlerin hükmünü sürdüğünü gösteriyor. "Yeryüzüne selamet getirmeğe geldiğimi sanmayın; ben selamet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim; ve adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır. (...) Haçını alıp ardımca gelmeyen bana layık değildir." (Matta. Bap 10. 34-39)
Her pazar Beyaz Saray'daki küçük şapelde toplanıp mümin kabine üyeleri ve Beyaz Saray personeliyle İncil okuyan Bush, kendini İsa'ya ne kadar layık bulursa bulsun, Mel Gibson'ın filmini izledikten sonra Ariel Şaron'la ilişkisinde kendini biraz kötü hissedebilir.
Da Vinci'nin çağrısı
"Tutku" Hıristiyan ve Yahudi alemini çalkalamaya devam ede dursun, Dan Brown'un "Da Vinci'nin Şifresi" sessiz sakin elden ele dolaşıp baskı üstüne baskı yapıyor. Brown, kitabının önsözünden hemen sonra eklediği "Gerçek" başlıklı sayfada "romanda bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari yapılar, belgeler ve gizli ayinler gerçektir" açıklamasıyla okuru farklı bir okumaya çağırıyor. İki bin yıllık Hıristiyan tarihinin gizli kapaklı tartışmalarını gözler önüne seren romandan öğrendiklerimize inanacak olursak, Gibson çok daha büyük bir tarihi komplonun aleti durumuna düşmüş gibi. Meğer, Gibson'un senaryosunu dayandırdığı tarihi gerçeği aktardığına inandığı metinler, İsa'dan 325 yıl sonra Roma İmparatoru pagan Konstantin tarafından, Matta, Markos, Luka ve Yuanna'ya özel olarak yazdırılmış.
"Da Vinci'nin Şifresi"ne göre: İsa'nın ölümünden sonra müritlerinin sayısı gittikçe artıyor ve Hıristiyanlarla İmparatorluğun pagan ahalisi arasında çatışmalar hızlanıyordu. Çok iyi bir işadamı olan Konstantin Hıristiyanlığın yükselişini öngörüp doğru ata oynamayı tercih etmiş, ama güneşe tapan paganları Hıristiyanlığa çekmek için her iki tarafın da kabul edeceği karma bir din yaratmıştı. Hatta Nikaya Konseyi diye bilinen ünlü ekümenik toplantısında İsa'nın "Tanrının oğlu" olduğunun kitaba geçmesine oy birliğiyle karar verilmişti. Oysa o zamana kadar İsa müritlerince ölümlü bir peygamber olarak tanınıyordu. Bu orijinal inanışta başta "kadın" ve "çile" olmak üzere, her şey, ama her şeyin yeri ve değeri başkaydı. İsa'nın gerçek müritleri, Hıristiyanlığın gerçek kitabını ve bilgisini yüzyıllardır Kilise'nin gazabından korumaya çalışıyorlardı. Sangreal Belgeleri olarak adlandırılan "kripto"ları korumak için kurulan örgütler ve bu örgütlerle Kilise'nin yıllarca süren savaşının bir solukta okunan polisiye hikayesine ister inanın ister inanmayın.
Ama "romanda anlatılan tüm sanat tarihi eserleri, mimari yapılar ve belgelerin gerçek olduğunu" nu unutmayın. Ve başta da, Siyon tarikatının gerçek bir tarikat olduğunu ve bu tarikatla ilgili belgenin Fransız Milli Kütüphanesi'nde durduğu ve Leonardo da Vinci'nin bu tarikatın başkanlarından biri olduğu gerçeğini.
Da Vinci'nin Şifresi başarılı bir polisiye ama, yayınlandığı her ülkede çok kısa bir sürede baskı üzerine baskı yapıyor olmasını sadece polisiye meraklılarının çokluğuyla açıklamak doğru olmaz. Okurların, polisiye kurgunun yarattığı heyecan içinde anlatının ne hakkında olduğunu tam anlamıyla kavrayamasalar da, yüzlerce yıldır anlatılan "resmi" bir hikayeyi bambaşka bir şekilde okuyor olmaktan "roman" parantezine alınmış sessiz bir haz alıyor olmaları, kitabın şöhretini daha iyi açıklar. Belki de, başlığa adını veren Rönesans'ın en büyük dahilerinden Leonardo da Vinci'nin, "Kara cehalet bizi yanlış yola götürür. Ey biçare ölümlüler, gözlerinizi açın," çağrısına insanların kulaklarının hala açık olmasıdır bunun nedeni l
|